23 Ocak 2026 Cuma

Ocak ayı, pek sevmem

Bugün 23 Ocak.


Hayatıma yön veren, karakterimde izlerini taşıdığım iki insanın ölüm yıldönümü.
Altı yıl önce Reşat Amca’yı, dört yıl önce ise sevgili Özkan Dayımı kaybettik.

Biriyle kan bağım vardı, diğeriyle yoktu; ama ikisi de bana hep çok yakındı, hep hayatımın içindeydi.

Kendimi bildim bileli kışları Özkan Dayımların Kadıköy’de, Leda Mobilya’nın en üst katındaki evine gidişlerimiz…
Yaz aylarında İzmir Fuarı, gündüzleri deniz, akşamları fuar…

Çocukluğumun neredeyse tüm yazlarını onlarla geçirdim.
Kavgasız, gürültüsüz; ama kurallı bir hayat. Şımarmadan, Özkan Dayımın çizdiği sınırlar içinde yaşanmış çok güzel anılar…

Zaten şımarık bir çocuk değildim.
Sabah saat 10’da kapıda olurduk, geç kalınmazdı.
“Akşamüstü dörtte denizden çıkıyoruz, fuara gidilecek” denirdi; hop, hemen toparlanılır, arabaya binilirdi.
Dayım dakikayı severdi, geç kalmayı hiç sevmezdi.

Bugün kendimde en tatlı bulduğum bazı yönlerimi de ondan aldım.
Dışarıda yemek yememek mesela… Hâlâ seçiciyim.
Yenecekse pilav falan, o da temkinli.
Ailede bunu yapan bir tek dayımdı. Rahmetli annem ve Günay Yengem benim bu hâllerimi görünce gülümserlerdi.
Dayım da keyiflenirdi tabii.
Nur içinde uyusunlar.

Bir de Reşat Amca…
Beni kendi kızı gibi seven, bana güçlü olmayı öğreten, hayatta belki de hiç yaşayamayacağım şeyleri yaşatan insan.
Nikâh şahidim olması bir yana, hâlâ hatırladıkça boğazımı düğümleyen bir anı var.


Meltem iki yaşındaydı ve çok hastaydı.
Onlar New York’taydı; elçilik görevindeydiler.
Telefon açtım, Gaye Teyze ile konuşacaktım ama telefonu Reşat Amca açtı.
“Meltem çok hasta, Amerika’da bir klinik buldum, gelmek istiyorum” dedim.
Normalde kimseye böyle şeyler söylenmezdi.
Ama Reşat Amca hiç duraksamadı:
“Hala ne bekliyorsunuz, atla uçağa gel,” dedi ve telefonu kapattı.

O an verdiği güveni, sahiplenmeyi anlatmam mümkün değil.

Belki de bu iki insanla, babamla paylaştıklarımdan daha fazlasını paylaştım.
Babam bizi denize pek götürmezdi; götürdüğünde de çoğu zaman kavga gürültü olur, sonuç mutsuzlukla biterdi.

Ama bu iki insan…
Ve onların eşleri; rahmetli Günay Yengem ve Gaye Teyzem…
Bize hep güzel anılar biriktirdiler.
İyi günde, kötü günde hep yanımızda oldular.

Ne mutlu bana ki hayatıma girmişler.
Bugün bana kalan bir Gaye Teyzem var.
Onu çok seviyorum.

Hepsi nur içinde uyusun 🤍

30 Aralık 2025 Salı

Bir Yüzyılın Eşiğinde

 İlk Çeyrek Asrı tamamlarken ben...

11 Ağustos 1999 Çarşamba günü, öğleden sonra hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı.
Biz de montaj bölümünden bulduğumuz filmleri alıp matbaanın dışına çıktık. Büyük bir merak ve sevinçle, muazzam bir Güneş tutulmasına tanıklık ettik. O an, bu kadar özel bir doğa olayını yaşayabildiğimiz için gerçekten mutluyduk.

Ama henüz bilmiyorduk…
Sadece 6 gün sonra, gece yarısı yataklarımızdan ne olduğunu anlayamadığımız bir gürültüyle fırlayacağımızı ve o 45 saniyenin, hayat boyu unutamayacağımız bir ana dönüşeceğini.

17 Ağustos sabaha karşı saat 03.02’de, hayatımız, yaşam biçimimiz, bakış açımız kökten değişmeye başladı.

O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kayıplarımız, farkındalıklarımız, hayata tutunuş şeklimiz… Her şey yeniden tanımlandı. Günlerce sadece evler değil; zihinlerimiz ve bedenlerimiz de sallandı. Belki de 21.Yüzyılda yaşadıklarımıza bu deprem sayesinde daha çabuk adapte olduk kim bilir!

Yeni Yüzyıl Planı

Biz İlker’le her zaman yeniliklerin peşinden gitmeyi sevdik.
Aslında depremden önce aklımızda olan bir projeyi hayata geçirmeyi planlıyorduk ama deprem bizi ister istemez yavaşlattı.

Yine de 2000 yılını, yani 21. yüzyıla girişimizi, istediğimiz gibi karşılamaya karar verdik. Uçak biletlerimizi ve otelimizi ayarladıktan sonra yeni yılı beklemeye başladık.

30 Aralık sabahı, İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Londra Heathrow Havalimanı’na doğru yola çıktık.

Ben Londra’yı çok severim; neyse ki İlker’e de sevdirebildim. Yeni yüzyıla bu şehirde girme fikri bu yüzden kolay alındı.

Londra’da Milenyum Gecesi

Oxford Street üzerindeki otelimize yerleştikten sonra sevdiğimiz bir restorana gittik, ardından şehir turu derken 31 Aralık geldi çattı.

Eskiden haber izlemeyi çok severdim. Sabah BBC’yi açtık ve dünyada yeni yüzyıla ilk giren şehirlerin kutlamalarını izlemeye başladık.
O akşam planımız belliydi: Thames Nehri kıyısındaki kutlamalara katılmak. Gece yarısında da meşhur havai fişek gösterisiyle yeni yüzyıla girecektik. 

Bu arada tüm dünyada gece 12'den sonra bilgisayarlarda arızalar meydana gelecek diye de bir endişe ve  gereksiz bir bekleme içindeydi insanoğlu. O günün en önemli olayı buydu. 

Akşam saat 7 civarında kendimize harika bir yer bulduk.
Sağımızda o gece açılacak olan London Eye, solumuzda dev bir BBC ekranı. Yağmur yok, kalabalık coşkulu… Daha iyisi olamazdı. İçeceklerimizi de yanımıza almıştık.

Önce tepemizden British Airways’e ait Concorde uçağı geçti. Ardından London Eye’ın açılışı yapıldı; o dönem sponsoru da BA’ydi.
Sonra BBC ekranından, ülkelerin yeni yüzyıla girerken yaptıkları kutlamaları izlemeye devam ettik.

Saat 23.00’te Fransa yeni yüzyıla girecekti. Fransızlar ve İngilizler arasında adeta “kim daha iyi” yarışı vardı. Ne yazık ki Fransızlar bu turu kaybetti; Eyfel Kulesi’ndeki ışık gösterisinde aksaklıklar oldu. İngilizler ve BBC spikeri ise bundan oldukça memnundu.

Yeni Yüzyıla Giriş

Saatler 00.00’ı gösterdiğinde, Thames Nehri’nin üç farklı noktasından yapılan, yaklaşık 15 dakika süren muhteşem bir havai fişek gösterisine tanıklık ettik.
Her biri diğerinden güzeldi.

O gece yaklaşık 3,5 milyon insanın nehir kenarında bu ana eşlik ettiğini bilmek ve onların arasında olmak, yeni yüzyıla girerken inanılmaz bir histi.

Yeni yüzyıl için umutlarımız vardı. Kimse terörün ve savaşların hayatımıza bu kadar damga vuracağını düşünmemişti. 20. yüzyılın başındakine benzer bir pandemiye yakalanacağımızı ve bir gün hayatın tamamen duracağını hayal etmemiştik. Enflasyonsuz bir Türkiye’de keyifle yaşarken; ev, araba alırken, “fillerin tepişmesi” yüzünden ezileceğimizi ve yeniden 90’lar gibi yüksek enflasyona maruz kalacağımızı da düşünmemiştik. Teknoloji bu kadar ilerlerken çocuklarımızın ayakları üzerinde durabileceklerini hayal etmişken, tamamen bize bağımlı hâle geleceklerini öngörememiştik.

“Tarih tekerrürden ibarettir” derler. 21. yüzyılda teknoloji bu kadar ilerlemişken, insanoğlunun hatalarından ders almayıp saçmalıklar içinde debelenmesini deneyimlemek gerçekten çok can acıtıcı.

Sonuç:

İlk Çeyrek Yüzyıl: Hayatımda İz Bırakan Başlıklar

  1. 2001 Ekonomik Krizi

  2. 11 Eylül 2001 – İkiz Kulelerin yıkılışı

  3. Kızımız Meltem'in dünyaya gelişi (2002)

  4. AK Parti’nin iktidara gelişi (2002)

  5. Oğlumuz Ali Mert'in dünyaya gelişi ve aynı gün Meltem için Ağır Mental Retardasyon - Otizm teşhisinin konulması

  6. Dijital Devrim & Sosyal Medya (Facebook – 2006)

  7. Meme Kanserine yakalanmam (2014)

  8. 23 yıl sonra matbaadan ayrılmak zorunda kalmam (2016)

  9. Demokrasiyi kaybetmemiz- C.B. Hükûmet Sistemine geçiş (2017–2018)

  10. Pandemi (2020)

  11. Yapay zekâ  Çeto ile tanışmak (2025)

  12. Enflasyonun geri dönüşü ve ekonomik sarsıntılar (2025)

  13. Bir Türk Kadını olarak bir İngiliz Yayınevinde Üretim Müdür olarak çalışmaya başlamak. (2025)

Aslında daha çok şey var ama bunlar gerçekten önemliydi. Bakalım 2. çeyreğin tamamını yaşayabilecek miyim? Yaş geldi 53'e, 25 yıl önce bunu düşünmezken şimdi 2050'yi görür müyüm sorusu ile karşılaşmak ayrı bir olay. 

Herkese sağlıklı, ümitli, şanslı bir yıl diliyorum. 
Mutlu yıllar

Tugba

 

15 Haziran 2025 Pazar

Yeşil Fasulye ve Şeftali, Yazın olmazsa olmazı...

Yeşil Fasulye ve Şeftali – Yazın Olmazsa Olmazı


Ben zeytinyağlı yeşil fasulyeyi ve şeftaliyi çok severim.

Kuşadası’ndan Şeftali Hatıraları!

Eskiden Kuşadası Karaova neredeyse tamamen şeftali bahçeleriyle kaplıydı. Ama son 30 yılda bu bahçeler ne yazık ki birer birer yok oldu. On yıl sonra hiç kalmayacak gibiler. Davutlar’daki yazlığımızın köşesindeki şeftali bahçesinin mahsulü ise gerçekten çok özeldi. Toplama zamanı geldiğinde, bahçeye doğrudan soğutuculu TIR girer, kasalar yüklenir ve yurtdışına gönderilirdi.

Biz de kalanlardan nasibimizi alırdık. Bahçenin sahibi, komşuları için akşamüstü küçük bir tezgâh açar, şeftalileri orada satardı.

Davutlar’daki evi sattıktan sonra bile, Bodrum’a giderken yolumuzu değiştirir, bir kasa şeftali alıp Sea Garden’a giriş yapardık. Her gün çocuklarıma şeftali püresi yapar, “İyi ki yetişti” diye sevinirdim.

Aaaahh… Bir yaz geldik ki, şeftali ağaçları kesilmiş, bahçe tarumar edilmiş, villa inşaatı başlamış. Meğer yaşlı babaanne vefat edince, Ankara’da bağlantıları güçlü bir müteahhit burayı gözüne kestirmiş. Ne yapıp edip mirasçıları ikna etmiş ve bahçeyi kapatmış. O yaz Bodrum'da, resmen şeftali yasını tuttum. Ağla ağla...

Sekiz yıl önce yeniden Kuşadası’na taşındık. Bir gün bahçenin önünden geçerken minik bir tezgahta bir amcanın şeftali sattığını gördüm. Tabii ki bizim dev şeftalilerden! Hemen aldık, yedik, mutlu olduk… Ama tarlanın sahibinin bahçesinde sadece dört ağaç kalmış.

Bu şeftaliler neden bu kadar özeldi? Çünkü bunlar "yarma şeftaliydi". Çapları yaklaşık 8-10 cm olurdu. Zaten üç tanesi bir kilo gelirdi. Hem büyük hem de olağanüstü lezzetliydiler.

Şeftalinin Peşinden Samos’a Kadar!

Ben gittiğim yerlerle ilgili hep not tutarım. Geçen gün şeftaliyle ilgili notuma denk geldim. 35 yıl sonra, Kuşadası’nın karşısındaki Samos Adası’na gitmek nasip oldu. Ada, milli parkın devamı gibi; bitki örtüsü aynı. Dolaşırken bir manavda bizim şeftalilerden gördüm! İlker’e adadan şeftali götürdüm, hediye niyetine!

Bu sene de üç harfli marketlerden biri bize yassı şeftali kakalamaya çalışıyor. Hayatımda böyle bir şeftali görmedim. Genetiğiyle oynamışlar, domatese benzemiş. Bildiğiniz domates gibi! Tövbe, tövbe!

Zeytinyağlı Yeşil Fasulye: Yazın Kalbinde...

Gelelim yazın bir diğer vazgeçilmezi olan zeytinyağlı yeşil fasulyeye. İstanbul’daki Ayşe Kadın yeşil fasulyesi Kuşadası’nda yok. Bu aylarda İstanbul’dan getirtmeye çalışıyoruz.

1982 yazı… Türkiye biraz durulmuş, Özal sayesinde yurtdışına çıkış kolaylaşmıştı. Annem ve babamın arası epey gergindi. Annem, bizi halama emanet edip Jale Teyze ile bir aylık Avrupa turuna çıkmıştı. Ben 10, kardeşim 8 yaşındaydık. Halam bize hiç "hayır" demezdi. Burgaz’daki yazlıkta günü yaşardık: Sabah evi toparlama, öğlen deniz, sonra biraz dinlenme… Akşam üzeri Şemsi Eniştem Bursa’dan gelir, Semra Ablalar uğrardı. Arada Selim Abi...  Ev pek boş kalmazdı.

Halam yemek yapmayı sever miydi bilmiyorum ama hep benim sevdiğim yemekleri yapardı. Asla peynir yemeye zorlamazdı. Adil bir kadındı. Ev kalabalık oldukça mutlu olurdu bence. Kendi ailesiyle birlikte 30 gün boyunca iki çocuğa bakmak, bugün kim yapar?

Hep hatırladığım: Şemsi Eniştemin beylik tabancasının saklanması, sofrayı kurup kaldırmak bizim işimiz, kuzenler mangal yapar, eniştemle tavla oynarlardı. Ay, bir an gözümde canlandı; ne keyifli, ne özlem dolu günlerdi…

Yeşil fasulye bunun neresinde derseniz… Halam bizi çok sevdiğimiz için haftada 3-4 kez fasulye yapardı. Artık bana bir fenalık gelmişti!

Annem Avrupa’dan dönünce pazar alışverişine çıktık. Annem hemen fasulye almak istedi. Tepkim netti:
"Anne, 30 gün boyunca fasulye yedik. Sen Avrupa’daydın. Bu yaz bir daha fasulye yenmez!"
Annem bu çıkışımı hep anlatırdı.

Neyse ki Melto çok seviyor. Biz de haftada bir pişiriyoruz.

Afiyet olsun hepimize.

Tugba

15 Şubat 2025 Cumartesi

Herkese Merhabaaaaa....

Milenyum 2000 yılı...


24 Ocak'tan beri sağlık problemleriyle ailecek uğraşıyoruz. Önce İlker Arıcı rahatsızlandı, tam onu iyileştirdik derken geçen hafta Meltem Arıcı, cumartesi akşamı kendini kaybetti. Saatlerce sakinleştirmeye çalıştım ama olmadı. Pazar gecesi de durum değişmeyince arabaya atladık ve İstanbul'a döndük.

Perşembe günü Meltem için hastaneye yattık. O gece, cumartesiden bile daha kötü geçti. Neyse ki sevgili doktorumuz, eski Leo dostum Doç. Dr. İsmail Mete Şaylan ve yıllardır Meltem’in doktoru olan Doç. Dr. Osman Abalı, koordineli bir şekilde onu düzlüğe çıkardı. Biraz daha zamana ihtiyacı var ama yaşının ilerlemesi ve son aylarda iki ilacının piyasada bulunamaması böyle bir krize yol açmış. İyi olacak... Arayan, dua eden, yemek gönderen tüm dostlarımıza sonsuz teşekkürler.

Gelelim başlığımın açılımına...

Son günlerimi hastanelerde geçirince kendimi anneme benzetmeye başladım! Yanımızda bize yardımcı olanlarla Meltem’le ilgilenirken sohbet etme fırsatı yakaladım. Gençleri hep sevmişimdir, bilirsiniz, ve yaş 52 olunca,  onlara yaptıkları işten memnun olup olmadıklarını sormaya başladım. Annem de sorardı. O zamanlar ne cevap alırdı bilmiyorum ama benim aldığım cevap genellikle şöyle: Gelecek için hiçbir umutları yok, yaptıkları işi çoğu sadece para kazanmak için yapıyor, fırsatları olsa baba evinde yan gelip yatmayı tercih ederlerdi.

Milenyum, yani yüzyıl değiştiğinde, teknolojiyle birlikte birçok şeye kolayca ulaşacağımızı, ideallerimize daha yakın olacağımızı düşünmüştüm. Halbuki 2000 sonrası doğanlar, yani şu an 20 yaş üstü olanlar, iki yüzyıl arasındaki farkı bilmedikleri için onlara öğretilen sistemin içine doğdular: kapitalizm, kolay yoldan para kazanma, en az üç ya da dört ay sonrasını düşünmeden kazandıklarından fazla harcama, sonra borç sarmalına girme ama en yeni telefonu, en yeni ayakkabıyı almaktan geri kalmama... Ana baba parasıyla sigara alıp kahve dükkanlarında oturmak onlar için normal hale geldi.

Bir de işler ters gidip ekonomik kriz çıkınca hop para tükendi. Eee, ne yapacaklar? Hayal kurma yok, çoğu bilgisayar başında büyümüş, hayatı sadece ekranda gördüklerinden ibaret sanan çocuklar. "Umudumuz yok, zaten ev ve araba alacak kadar para kazanamayacağız, boş verelim gitsin," diyorlar.

Bizim gençliğimizde de ev almak çok zordu, kredi bile yoktu ama burası Türkiye, Anadolu toprağı... Her şey bir şekilde değişir, ev de alınır, araba da.

Bu hayal kuramayan, tembel nesil nasıl yaşayacak, merak ediyorum.

Gelelim annem gibi olmaya...

Ben de artık yaptığım konuşmalarda gençlere "Hayal kurun, hedefler belirleyin, içinde bulunduğunuz negatif sarmalı pozitife çevirmenin yollarını arayın," diye tavsiye verir oldum. Üstelik bunlar şanslı, ChatGPT gibi bir teknoloji var; planlarını nasıl şekillendireceklerini bile öğrenebilirler.

Aslında gıcık olduğum bir konuyu da bununla birleştirmek istiyorum. Dünya, Hollywood filmlerinde bize seyrettirilen hale gelmeye başladı. Üstün güçler bizi moronlaştırıyor, salgınlar, umutsuzluklar, huzursuzluklar... Allah sonumuzu hayretsin. Bakalım ne olacak.

Herkese iyi geceler...

Tugba

9 Şubat 2025 Pazar

Herkesee Merhabaaaa

7 Şubat 2025

Bugün Cuma. Gece Meltem çok geç uyudu, sabah da erken kalktı. Ben ise sepet gibiyim, ama yapacak bir şey yok. Dolunay yaklaşıyor; Meltem, dolunay tam olmadan genelde çıldırıyor. Doktorlar bunun bilimsel bir açıklaması olmadığını söylüyor ama 23 yıldır her ay aynı döngüyü yaşıyoruz. Acaba biz bilimsel bir açıklama olabilir miyiz?


Öğleden sonra Figen gelince soluğu Devlet Hastanesi'nde aldım. Meltem’in yenilenmesi gereken ilaç raporları vardı. Neyse ki evde sağlık sistemine kayıtlı olduğumuz için hastanede işim biraz daha kolaylaşıyor. Hangi doktora gitmem gerekiyorsa, onlar araya girip bana numara veriyorlar, ben de hop, o doktora gidip ilaç ve rapor işini hallediyorum. Amaaaa, her şey bu kadar kolay değil! Sürekli ilaçların tanı kodlarını değiştiriyorlar. Ne doktorlar ne de eczacılar bu duruma yetişebiliyor. Psikiyatri ilacı bir bakıyorsunuz nörolojiye geçmiş, tanı bipolardan başka bir şeye çevrilmiş. Ben bu konularda oldukça becerikli olmama rağmen, doktorlar ve eczane ile birlikte ancak 2 saatte halledebildik.

Sonuç? Devlet hastanelerindeki doktorlar kalıcı değil, biri geliyor biri gidiyor. Doktorlar sadece reçete ve rapor yazmakla görevli ve inanın, içeride en fazla 5 dakika kalabiliyorsunuz. O 5 dakikada ne anlatabilirseniz artık... Neyse ki Meltem’in doktoru Osman Abalı İstanbul’da ve yakın takipte. Ama sırada mesela gencecik evladını getirmiş bir aile var, muhtemelen uyuşturucu bağımlısı. Neler var, neler… Devlet hastanelerinde kimse hiçbir hastalık için gerçekten tedavi olamıyor. Sağlık ocakları aslında iyi işliyor, en azından doktor sizi tanıyor ama onlar da yeterli değil.

Gelelim bizim duruma… Biliyorsunuz, bir gün sonrasını yazıyorum. Meltem dün gece çok zor uyudu. Bu gece ise tam bir felaket. Kriz geçiriyor ama farkında değil, krizden çıkamıyor. Osman Abalı, "iğne yaptırın, uyur" dedi ama Meltem hastaneyi birbirine kattı. Yaptırdık ama üzerinden 3 saat geçti, hâlâ naralar atıyor ve kendine zarar veriyor. Benim saçlar perişan. İki saate sızar diye ümit ediyorum.

Kronik hastalığı olan ya da bizim gibi mental hastalıklarla uğraşan herkese Allah’tan güç, kuvvet ve sabır diliyorum.

İyi geceler,
Tugba

7 Şubat 2025 Cuma

Evetttt Herkese gene merhabaaaa1

 



6 Şubat 2025

Bu sabah Meltem keyifli uyandı. Kahvaltısını yaptı, ben de her zamanki gibi etrafı toparladım. Bir gün önce verdiğim siparişler gelmeye başladı. Genellikle Trendyol’u tercih ediyorum, ama bu sefer Instagram’da çok tatlı bir kol düğmesi görüp sipariş verdim. Trendyol’da satışı yoktu, bu yüzden kapıda ödeme seçeneğini kullandım. Böyle durumlarda paketi teslim alırken mutlaka içine bakıyorum. Daha önce beşli külot siparişi vermiştim—rengi, kumaşı harika görünüyordu—ama gelen şey ev temizliğinde bile kullanılamayacak kadar kötü bez parçalarıydı. O zamandan beri Trendyol’u daha sık tercih ediyorum.

Bu sefer iki sipariş verdim. Birincisi tam ekranda gördüğüm gibi çıktı ama ikincisi… Broşmuş! Üzerine ek bir aparat koyup düğme yapmaya çalışmışlar ama imkansız. Neyse ki kurbağa figürü olduğu için ve yaka iğnesi olarak da kullanılabileceği için geri göndermedim. Ama güven yok, satış adabı yok!

Öğleye doğru haberlerde Asil Nadir’in 84 yaşında vefat ettiği duyuruldu, ama kısa süre sonra yalanlandı—hastanedeymiş. Bir an 1993 yılı aklıma geldi. O gün, İngiltere’den kaçtığı sabah, Gaye Teyzelerdeydik. Biz okula gitmek, Reşat Amca da mahkemeye gitmek için hazırlanıyordu. Aniden bir telefon geldi. Reşat Amca, telefonu kapattıktan sonra yerinde duramıyor, sinirini belli etmemeye çalışıyordu. Diplomatik olarak zaten Kıbrıs Barışı için uğraşıyordu, Asil Nadir’in ülkeden kaçması işleri hiç kolaylaştırmamıştı.

Dün genç arkadaşlarımla konuşurken "Asil Nadir’i duydunuz mu?" diye sordum. Haberleri bile yoktu. Oysa PolyPeck’in sahibi, İngiltere’de Kraliçe’den bile zengin olan adam, Vestel’in büyük hissedarı ve Özal’ın prenslerinden biriydi.

Her dönemin kendi çıkarcıları yükselir, nemalanır, sonra birer birer yok olur. Biz bu döngüyü defalarca gördük. Ama bu dönemdekilere bakıyorum da… Fazla uzun kaldılar. Kapitalizmin rüzgarında iyi uçuyorlar. Oysa Özal dönemindekilerin hepsi sonunda battı, bitti, gitti.

Akşam kuzumla yemek yedik. Meltem için bu gece biraz zor geçti, uykuya dalmakta zorlandı, gece uyandı ve sabah da erkenden kalktı. Neyse, dolunay yaklaşırken beklediğimiz bir durum.

Bugünlük bizden bu kadar…

Tugba


6 Şubat 2025 Perşembe

Eveeettt Herkese merhaba!

 

        
Kahve Vakti
5 Şubat 2025

Geçen yıl o kadar ilhamsız geçmiş ki, 10 Haziran'dan sonra tek bir satır bile yazmamışım. Bu yıl da çok farklı sayılmaz ama artık bu döngüyü kırmam gerektiğini hissediyorum. Bu yüzden, önümüzdeki 15 günü Meltem ile nasıl geçirdiğimizi gün gün yazmaya karar verdim. Aslında aklımda başka projeler var ve her gün onlar için bir şeyler planlıyorum. Belki de bu günlük, onlara bir basamak ve cesaret kaynağı olur.

Bu sabah İzo'yu Havaş’a bıraktım. Sağ salim Rize’ye, oradan da Batum’a geçti. Eskiden Gürcistan’a kimlik kartıyla geçerken yurtdışı çıkış pulu almamız gerekmiyordu ama artık gerekiyormuş. İzo öyle dedi. Damadı her geçişte ödeme yapmaya başlamış. Bunu bir araştırmam lazım.

Dün hem kızımın hem benim başımız ağrıyordu. Sabah kahvaltısından sonra biraz hava almak için dışarı çıktık, benzin aldık. Eve dönüşte bu kez Pamucak tarafından dolanıp sahil yolunu kullanmaya karar verdik. Tam yedi senedir ilk kez, üstelik gündüz vakti, sahil yolunda ehliyet kontrolüne denk geldik! Töbe töbe!

Setur Marina inanılmaz bir açık hava AVM’si yapıyor, neredeyse tamamlanmak üzere. Kısmet Otel’in alt tarafında da yeni bir şeyler inşa ediliyordu. Umarım Koç Grubu Kısmet Oteli satın alır da güzel bir şey yapar. Çünkü önceki sahibi o tarih kokan oteli hiç düşünmeden yıkıp geçti. Tamam, belki depreme dayanıklı değildi ama yıkmak da çözüm müydü? Orada bir tarih vardı, bir ruh vardı!

Akşam ben dolma yedim, ama Meltem istemedi. Ona sevdiği şeylerden hazırladım, neyse ki yedi. İlaçlarını saat 10 gibi verdim, gece 12’ye doğru uyudu. Şükür ki sorunsuz geçti. Umarım böyle devam eder.

Sevgiler,

Sevgiler

Tugba


LilyBeth her yerde ansızın karşınıza çıkar!!!

Sahil ve biz

10 Haziran 2024 Pazartesi

Drupa

 Drupa... 16 Yıl


Matbaacılar için Drupa Fuarı ayrı bir anlam taşımaktadır. Babam, 1976 yılından itibaren 2016'ya kadar hepsini ziyaret etmiştir mesela. Hele 1976 yılında Almanya'ya gitmek, fuar gezmek Türk Sanayicileri için çok önemli ve bence ayrıcalıklı bir durumdu. Babam da innovatif bir insan ve etrafında Matbaa Endüstrisinin en iyileri olduğu için yenilikleri hep takip etmişti. 


Eeeee tabii ki ben de bu fuardan geri kalamazdım. İlk Drupa seyahatim 1995 yılında oldu. Babam hep ailesine karşı erteleyeci, gerek yok, sonra gidersin gibi bir tutum içinde olmuştur. Bu tutum Drupa'da da bana denk geldi ama beni kimse durduramazdı, hemen Üniversite'den arkadaşımı arayıp, uçak biletimi alıp fuara babam olmadan gitmiştim. Daha sonra fuarı gezerken benim ingilizceme ve bilgime ihtiyaç duyunca babam ve beraberindekiler, bir daha bu fuar konusunda bana bir şey diyemediler. 

Neyse, hırslandım kendi kendime eskileri hatırlayınca, bazen yapılan haksızlıklara karşı isyan çıkıveriyor içinizden...

Yıl 2008, her sene Sappi Kağıt firmasının düzenlediği yarışmaya katılıyoruz ve 2008'de en iyi broşür baskısında ödül kazandık. Sappi ödülleri Hamburg'ta verecek, biz de ödül töreninden sonra Düseldorf'a Drupa Fuarına devam edeceğiz. 

İlker ve ben harika hazırlanmıştık ama İlker'in başına gelmeyen kalmamıştı, vize problemi, telefonunu havalimanında unutma, smokinin gömleğinin yırtılması, smokinine içki dökülmesi... Grupta İlker'i gören inanın uzaklaşıyordu başlarına bir şey gelir diye :)

Son on gündür Dijital Media, 2024 Drupa Haberleri ile doluydu. Dün birden Facebook 16 yıl önce hatıralarda Hamburg Seyahatimizi yayımlamaz mı? 

16 YIL, dile kolay... Layza ve Yonit ile beraber paylaştığımız o zaman dün gibi bana hala. LV'den bana da çanta alıp üçümüzün bir örnek çantalar ile Hamburg Sokakalarında dolaşmamız, nefis bir ödül töreni, unutamayacağımız bir seyahatti. 

16 yıl geçmiş... Artık Sappi bu ödül törenini yapmayı bıraktı, hatta biraz evvel sayfasına baktım, eskilerde bile yer almıyor. Layza, Yonit ve ben başka yerlere savrulduk ama dostluğumuz hep devam etti. Dünya değişti, her şey değişti. Sonuçta değişmeyen tek şey değişim oluyor. Yıllar bize meydan okuyor, bir ocak, bir aralık olup bitip gidiyor
. Bu değişimde insanın kendine sevdikleri ile 16 yıl sonra bile gülerek, mutlu olarak hatırlar toplaması ve bırakması önemli bence...

Herkese mutlu bir hafta diliyorum. 

Tugba







19 Mart 2024 Salı

10 Yıl

 

10 Yıl

Bugün demans hastalığı ile tekrar sınandığım bir gün oldu benim için. Şu anda TK 1972 sefer sayılı Londra-İstanbul uçağı içindeyim ve son bir saate girmişken arka sırada tahminimce uzun süre İngiltere’de yaşamış yaşlı bir Türk, artık son zamanları Türkiye’de geçirip ölmek için eşi ve oğlu ile uçakta, 3 saattir iyiydi fakat gece yarısı olduğu için ışıklar kapanınca adamcağız korktu ve bağırıyor, ben yan koltukta annemin son gecelerini hatırladım ve ağlayarak bilgisayarıma bu anları not edip sizinle paylaşmak istedim.

Niye bugün sınanıyorum derseniz, 3 gündür Amanda ve Dilek ile beraberim ve Amanda geçen hafta cumartesi günü babasını parkinsondan kaybetti Tabii Parkinson öldürmüyor, 4 senedir adamcağız çok iyi bakıldığı halde yavaş yavaş her şeyin kaybetti ve sonunda uykusunda ölüverdi.

Bugün Amanda’nın annesini görmeye bakım evine gittiğimizde,  10 yıldır bakım evine girmediğimi fark ettim. Orada ruhunun bedenine artık hizmet etmediği,  hala yaşayan ama gözlerinin derinliklerinde artık burada olmak istemeyen yaşlılar, demans hastaları, Parkinson hastaları ile olmak beni kötü etkiledi. 


Annem de 6 yıl erken bunama ile savaştı, çok savaştı ama bugün instagramda dediğim gibi insanın ruhu ile bedeni bir yerde ayrı düşüyor ve sonunda ruh pes ediyor. Buna karşılık biz sevdiklerimizi yaşatmak için elimizden, bütçemizden  ne geliyorsa onlara adasakta, kaçınılmaz son bizi bi şekilde yakalıyor.

İnsan olmak harika bir şey ama yaşlanınca işe yaramaz olmak, hastalıklara yakalanmak, muhtaç olmak berbat. Annem hep “yaşlanınca Allah aklımı almasın” diye dua ederdi, 67 yaşında hafızasını yitirmeye başladı, son 6 ayında benim kızı olduğumun bile farkında değildi. Bir keresinde “bana yardım et, kafamın içinde bir şeyler oluyor, unutuyorum, engel olamıyorum, çok kötüyüm” demişti. O gün, İş Bankasındaki evin mutfağındaki halini unutmam mümkün değil.

21 Mart 2014, sabah 10:00, annem sonunda huzura kavuştu. O haberi alınca katılarak ağladım ama sonra rahatladım. Ruhu serbest kalmıştı artık. Özgürdü artık. Bedeninin hapsi sona ermişti. Bence yukarlarda bir yerlere gidiyorsak etrafında sevdiklerini toplamış, gezdiği, gördüğü yerleri anlatıp, kahkaları ile etrafını mutlu ediyordur. Hele bir de kırmızı oje sürebiliyorsa, keyfine diyecek yoktur.

Bu yazımı Tüm bu hastalıktan yakınlarına bakmış olan dostlarım için  yazdım, hiç kolay olmadı, yaşayan bilir, uzun yıllar geçse de hatıralar, yaşananlar arada insana vuruyor.

Nur içinde uysunlar…

 Tugba

6 Ocak 2024 Cumartesi

Peynir ve Ben

 Eveeettt, beni iyi tanıyan dostlarım peynirden nefret ettiğimi bilirler. Kendimi bildim bileli bu böyleydi ancak aile baskısından, bir pazar sabahı babamın zorla kahvaltıda "bu peynirler bitecek" ısrarından sonra ilahi adaletin eziyete son vermek için  mutfak masasının üzerinde asılı olan 2 kapaklı dolabın kendini bir anda masanın üzerine bırakmasıyla kurtuldum. Bir daha babam beni zorlamadı. Ha kardeşim hep beni taklit ettiği için o da yemezdi, eziyet ikiye katlanırdı. Neyse ki o olaydan sonra o peynirini yemeye başladı ben de yememeye devam ettim. 

Niye nefret? 


Ben 7 sene sonra dünyaya gelen ikinci bebek olunca annem kafayı yemiş. Cins bir insan olduğum için anne sütü hiç emmemişim. Bana Almanya'dan SMA mamalar taşımış yakınlarımız. Takviyelere geçince annem sabah kahvaltılarında içinde peynir, yumurta, süt, bisküvi olan karışımlara geçmiş. Ben inat bir insanımdır. O zamanda ağzımda saatlerce lokmaları tutar mışım ama anne daha inat bitene kadar beklermiş. Bazen elimle arbede çıkarıp dökme girişimlerinde bulunsam da o tabak yeniden yapılır ve önüme gelirmiş.Ha bunları hatırlayacak yaşta mıyım, hayır ama güçlü şahitlerim var...

Yıllarca bu eziyet devam etti.  Bir yaz annem hiper aktif ve imkanlarını sonuna kadar kullanmasını seven biri olarak bizi bir imkanla Kalender Ordu Evine götürdü. Bizler şimdiki çocuklarımız gibi değiliz, öyle heme gittiğimiz yerde ne yemek var, onu isteyelim bunu yiyelim değiliz. 

Bir kaç saat o harika havuzda yüzdük, güneşlendik tabii acıkmaya başladık. Ordu evlerinde kantinler vardır. annem gitti kantine baktı ve elinde 3 adet tostla geri geldi. Saat çok geç olduğu için kantinde bir tek kaşarlı tost kalmış, ne çubuk kraker ne sucuklu tost. İkisi bir güzel tostlarını yediler ben kaldım mı aç bi ilaç. Sonunda kenarlarında peynir gelmeyen yerlerini kemirerek açlığımı gidermeye çalışmıştım. Annem tabii yıllarca yüzüme vurdu aç kalınca nasıl yedin diye. Beyaz peynir olsaydı asla ama asla yiyemezdim. Kantin kültüründe kaşar zar gibi kesildiği için ve az koktuğu için buna katlandım. 

Büyüdükçe ısrarlar yok oldu. Dünyada birtek ben peynir yemeyen biri olarak düşünürken büyüklerimden, ünlülerden bazılarının da peynir yemediğini öğrenmek beni mutlu etti. Bir de peynir çok sevenlere ben saygı duysam da bazıları beni küçümsemekten kendilerini alamadı. Ben her zaman ki gibi onlara saygı duymaya devam ettim hatta çocuklarım peynir çok sevdikleri için onlara kendim peynir de yedirdim, peynirli yemeklerde yaptım. Bodrum Çıngıldan 2 numaralı peynirleri yıllarca taşısım. Onlar kırmızı çizgim, 

Neyse, 51 yaşıma geldim, hala kokusuna, kendine dayanamıyorum ama bana zorluk çıkarmaya devam ediyor. Yapacak bir şey yok. 

Herkese mutlu bir gün diliyorum.

Tugba

24 Aralık 2023 Pazar

2024 ve Biz

 Yıl Haziran 2013,

Her gün işe gidip geliyorum ama akşamları Taksim'de nöbet tutanlara destek vermek için saat 9'da tüm ev halkı balkona çıkıp sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. 1 ay devam ettik ama sonuçta hızla artan belirsizliğin önüne geçebilecek olan hareketin,  gene bir dış güç oyunu ile yok edildiğine şahit olduk. 

Ha bu dış güç oyunu nereden çıktı derseniz, o yaz Digitürk'te kışın seyrettiğim House of Cards dizisini tekrar seyrederken bir anda oturduğum yerden ayağa fırlamamla fark ettim. Başkan, Öğretmen Sendikasının ayaklanmasını bir türlü bastıramıyor sonunda akıllı biri, öğretmenlere bir isim takıp itibarsızlaştırıyor, millet isimle ilgili yorum yaparken, hoop ayaklananlar dağıtılıyor. "Çapulcular" biz de takılan isim, ve Gezi'nin sonu oluyor.  

2013 yılından sonra hiçbirimiz üzerimizden belirsizlik hissini atamadık. Her sene "bu sene felaket geçti, gelecek sene inşallah iyi olacak" dedikçe belirsizlik kuvvetini daha da arttırdı. 10 yılın sonunda ise duruma dayanamayan Türklerin Beyin Göçü, muasır medeniyetlerine doğru hızlandı. Eskiden mühendis, doktor giderdi şimdi hemşire, kuaför, teknisyen, yabancı dili öğrenmeyi başaran, elinde diploması olan,  bu ülkeyi terk ediyor. 

Biz 50 yaş üstü ülkemizi bırakmayız ama 30 yaş altı artık nerede yaşamını mutlu kılıyorsa orada yaşamayı tercih ediyor. Bu biz 50 yaş üstündekilerin suçu ne yazık ki, "bi kereden bişey olmaz", "istikrar geldi, devam etsin" dedik, dedik, dedik. Sonuç; doğma büyüme Kadıköylü ben, kendi semtimde ne kirada oturabiliyorum, ne de satılık ev alabiliyorum. Araç kiralayamıyorum, çünkü 500.-TL olan depozito olmuş 2500.-TL,  bize araç yok ama 400,000.-$'a Kadıköy'den ev almış devşirmelere var ve hayat onlara güzel ve yaşaması kolay. Vize almak için devşirme olmadığımı kanıtlamak zorunda bırakılan bir ülke oldu burası!

Yeni yıla girerken içinizi kararttım biliyorum ama artık dayanamıyorum. Oyun çocuklarına yuvalarda eğitimin dinileştirilmesi, sadece dış güçlerin ülkemizi ele geçirmelerinin son noktası. Belirsizliğin bile son noktasına gelinmek üzere, biz bu durumda batmamak için hayatta kalmaya çalışan gerçek Türkler olarak, bu saatten sonra ülke değiştirmek zorunda kalmayalım. Türklerin kendi ülkelerinde itibarsızlaştırıldığı bir durumda yaşamak bana ağır geliyor. Yapılan haksızlıkları kaldırmak çok zor geliyor. Bazılarınızın  "bu yazıyı yazman bile tehlikeli, içeri atarlar" dediğini, içimde hissediyorum. 

Atsınlar, umrumda bile değil, benim yaptığım yada yazdığım ülkeme yapılan haksızlıkları dile getirmek. Yazın Kuşadası Gümrüğünde başıma öyle bir olay geldi ki, Türk Polisine yapılan davranışa katlanamadım ve tüm gümrüğü ayaklandırıp o terbiyesiz adama gerekeni gösterdim, en azından Türkleri hakir göremeyeceğini, Polisimize karşı gelemeyeceğini savundum. Nasıl iyi hissettim kendimi anlatamam!

10 yıldır bıkmadınız mı bu belirsizlikten? 21. Yüz yılda saçma sapan şeylere vakit ayırmak yerine muasır medeniyetlere ulaşmak için kafa yoralım. Ülkemiz dünyanın en güzel ülkelerinden biri, ben Avrupa ve Amerika gördüm, bu karşılaştırmayı yapabilen biriyim. Bu ülkeye sahip çıkalım. 2023 te dibe vurduk ama artık yukarıya çıkmak için çaba sarf edelim. 

Hakkımızı koruyalım, adil olalım, en ufaktan başlayıp ülkemizi hak ettiği noktaya getirelim. İyilik saçalım, iyilik bulaştıralım, bu hadsiz yaşan insanlara iyiliğinde insanı mutlu edeceğini, empatinin faydalı olduğunu, hep ben olayına son verip, biz demeyi öğretebiliriz. Ha sabır ister biliyorum bazıları raydan fazla çıkmış durumda ama neden olmasın. İyilik bulaşıcıdır. Unutmayalım.  

Umarım hepimize hayırlı olur 2024, hepinize mutlu yıllar diliyorum. 

Sevgiler

Tugba



28 Ekim 2023 Cumartesi

Cumhuriyetimizin 100. Yılı ve Biz

 100. Yıl

Kaç gündür yazımı hazırlamak için kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışıyorum ama tam olarak onları yazıya dökemeyeceğimden de korkuyorum. Aslında çok mutluyum yeni bir milenyuma girmekten ama biz eskiyi Türk Kanı ile kurulmuş ülkemizi ne yazık ki son 20 yılında koruyamadığım için de hem üzgün, hem de kendimi sorumlu tutuyorum.

Olaylara nasıl seyirci kaldık? Atatürk, gençlere ve eğitimi hep ön planda tutulmasını istemiş ve müfredatı da bunu uygun hale getirmiş. Hani biz hep şikayet ederdik ne çok şey öğreniyoruz diye ilk ve orta öğrenimde ama inanın Londra'da Üniversiteye başladığım zaman matematiğim, tarih ve coğrafya bilgim sınıfımdaki İngiliz ve diğer ülkelerden gelen öğrenciler ile karşılaştırınca epey öndeydi. Bizi küçümseyen Avrupalılar çok şaşırıyorlardı. 

Peki, 20 yılda nasıl geri düştük?

Farkına bile varmadan başımdan geçenleri sizinle paylaşmak isterim:

Mert 2003 aralık doğumlu, Normalde 72 ayını doldurduktan sonra okula başlayacaktı, hatta Nurettin Teksan İlkokuluna başvuru yaptığımız zaman Müdür Yardımcısı "Mert'i alamayız ama dilekçe ve bağışla alabiliriz bekleyin" demişti. 

1 ay sonra kadıncağız aradı ve milli eğitimin 60 aydan itibaren çocukların okula gidebileceğini ve Mert'in evimizin adresi tuttuğu için ilk sıradan çıktığını söyledi ve "çok şaşırdım bir şeyler oluyor ama anlamadım" dedi. 

Mert okula başladı, 4. sınıfı bitirdiği sene "çat 4+4+4 yasası" devreye girdi ve öğrencilerin 60 aydan itibaren okula başlayacakları bildirildi. 

Eeee zaten 4 senedir 60 aylıktan beri alıyordu ama ne ben ne kimse eğitimciler dahil bunu fark edemedik. 4+4+4 kepazeliği devreye girdikten hemen sonra ortaokul sınavlarının ismi her sene değişti, üniversiteye giriş dahi her sene yeni isimlerle kafalarımız karıştı. Devlet okullarının içi boşaltıldı, ben dahil özle okullara para yağdırmaya başladık ama gene hiçbir şeyin farkında değildik.

Bir sabah uyandık ki Darvin'in "Evrim Teorisi" okul müfredatından çıkarılmış! Şok... Bizi uzaylılar mı oluşturdu ya!!! ( bazılarını evet :)

Derslerin içeriğine bir göz atayım dedim, fark ettim ki,  biz Milattan Önce ve Milattan sonra kronolojik bir sıra ile tüm dersleri okurduk. Matematik dahil, duvar örer gibi, tuğlaları üst üste koyarak duvar yapardık, O ne? Ders konuları "bir günümüzü anlatıyor bir milattan öncesine gidiyor, bir geliyor". İnsanoğlunun kafasında bunları kurgulamasının imkanı yok. 

Biz ne yaptık, özellikle sınavlar için dershane peşinden koşan aileler buna bakmadık bile, dershane öğretmenlerinin elinde "biz biliyoruz, siz merak etmeyin" sözleri ile müfredatı sorgulamadık. 

Mert'in ilk başladığı sene ilkokullarda seçmeli ders saatleri arttırıldı. Okullar "ne ile dolduracağız " derken Din Dersi bu ders saatlerini doldurdu. Hangimiz sorguladık, hak aradık, hiç birimiz!

2013 Eğitim Öğrenim Yılı başladığında Türk olmak nasıl unutturula bir yenisi eklendi ve çocuklarımızın okullarda her sabah andımızı okumaları yasaklandı. Atatürkçü bir okula giden Mert'in okulu devam etmek istedi ama 1 yıl boyunca okulda müfettiş kamp kurdu ve olayı unutulmasını sağladı. Biz bir şey yaptık mı? Hayır!

Mert Devlet Okulu dahil, 4+4+4 yani 12 sene de 7 okul değiştirerek ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Bizim gibi okul değiştiren o kadar çok aile var ki...

Kimi zaman öğretmeni beğenmedik, kimi zaman paramız bitti, kimi zaman en iyi öğrencileri tek sınıfta topladıkları ve kalan öğrencileri aynı parayı verdiğiniz için en kötü sınıf karmaları yaptıkları için hep daha iyisini aramaya çalıştık. Açıkçası Mert İngilizce'yi özel okulda öğrendi ama en mutlu olduğu yıllar evimizin arka sokağındaki yürüyerek gittiği Nurettin Teksan'dı. Belki eskisi gibi daha kaliteli özel okullar kalsaydı ve tüm öğrenciler devlet güvencesinde eşit eğitim alsalardı daha iyiydi. 

Sonuç benim Oğlum dahil 20 yılda yetişen gençler, Türklüğü tam bilmiyor, dinini tam bilmiyor, geleceğe inanmıyor, bu toprakların nasıl kıymetli olduğunu, ne kadar verimli olduğunu, jeopolitik olarak önemini bilmiyorlar. Kendilerine bile inanmıyorlar. 

Yazacak o kadar çok şey var ki, sizi sıkmayayım ama ben bu hafta televizyonlardaki reklamlardan insanların iki yüzlülüğüne tahammül edemiyorum. (İçlerinde gerçekten inananlar var ama ne yazık ki çoğu benim için gerçek değil). 

Bu reklamları hazırlayanlar Atatürk'ün Nutuk Kitabını okumuşlar mı? Atatürk niye önemli? Atatürk Türk Miletine miras olarak İlke ve İnklaplarında ne anlatmak istemiş? 10. Yıl Hitabesinde neyin farkında olmamız gerektiğini anlatıyor biliyorlar mı? Hayır! Okuması 6 dakika, bu eğitim seviyesi ile anlaması imkansız. 

Devletimiz ATATÜRK'ÜN  adını bile anlamadan Türkiye Yüzyılı diye bir cümlenin arkasında kaçamak davranıyor. Belediyeler olmasa zaten kutlamalar olamayacak. Bu ortamda hala bir şey yapamamak beni derinden üzüyor. 

10. Yıl Nutuk'ta yazan muasır medeniyetler seviyesine hala çıkamamışken, 70'lerin sağ soluna şimdi başka bir boyutta, imanımın sorgulandığı, insanların birbirini öldürdüğü, hoş görünün unutulduğu, sevgisizliğin tavan yaptığı, kolay yoldan para kazanırım yoksa yok diyen insanlar ile olmak, Türklüğümün unutturulmaya çalışıldığı ülkeme sahip çıkmak istiyorum. Bu cümleleri bile yazarken kendimi güvende hissetmediğim ama topraklarını çok seven, ülkesini çok seven bir insan olarak fabrika ayarlarımıza  tez zamanda dönmemizi diliyorum. 

Yurtta Sulh, Cihanda Sulh... M.K. Atatürk

Ne Mutlu  Türküm Diyene...

Bir de savaş çıkaranlar yerine sevgi aşılayan insanlar çıkıp bu insanlara savaş yerine sevgi aşılasa keşke....

Tugba




30 Eylül 2023 Cumartesi

Fenerbahçe ve Ben

 Futbol ve Ben...


Evet futbolu hep sevmişimdir ama bu sevgi nasıl başladı pek hatırlamıyorum açıkçası. Fenerbahçe'de büyüdüğüm için mi yoksa başka bir şeyden dolayı yok böyle bir kayıt yok. Bi de evde annem Galatasaraylı babam milli takım, ne alaka hiç anlayamamışımdır. 

Belki Şemsi Eniştem bize aşılamış olabilir, sıkı Fenerbahçeliydi, Bursa'dan geldiklerinde biz de kalırlardı ve o zamanlar maçlar TRT'de yayınladığı için rahat rahat seyrederdik, tek sıkıntı tam gol pozisyonu olduğu zamanlarda kardeşim televizyonun önünden geçer ve eniştem golü seyredemezdi. Oturduğu yerde zıplar, homurdanırdı. 

Asıl eziyet ise ben Londra'da okurken pazar akşamlar annemler ile telefonda görüşürdük ve ben maçların sonucunu sorardım. Annem TRT seyrederken fark ederse bana söylerdi yoksa yok, ben Salı günleri öğleyin Picadilly Circus'a gider, Gazeteciden Hürriyet Gazetesi alır ve son sayfadaki spor haberlerinden skorları öğrenirdim. Gazete 1 gün evvelin gazetesi olduğu için. 

Bu hafta yurt dışından misafirim vardı ve İstanbul'a ilk gelişi idi. Aslında Avrupalı olduğu için futbol seyretmeye meraklı olduğunu ve mümkünse bir maç izlemek istediğini söyledi. 

Aman allahım, bir bilet almak ne kadar zormuş. Kombinen falan yoksa, yan yana iki kişi bilet bile alamıyorsun, bir dürü kural, neyse çok yakın bir dostumdan iki bilet buldum ama Pasolig kartına yüklenmesi 1 gün aldı ama başardım. 

Perşembe akşamı hayatımda ilk defa stadyumda maç seyretmeye gittim. İlk defa giden biri olarak olabilecek en gürültülü tribünden maçı izlemek güzeldi. Tek sıkıntı hava çok nemliydi ve tüm tribün ter kokuyordu, ha bi de küfürlü tezahürat felaketti. 

Şansıma 4-0 maçı aldık, 4 kere polis kontrolü, stada yaklaşabilmek için yürümeme deydi. Tek sıkıntı bazı durumlardan dolayı oyuncuları ve ligi takip etmeyi o kadar bırakmışım ki, kim kimdir bu sezon tanımıyordum. Allahtan yanımdaki Sabancı Üniversitesi'nde okuyan gence sordum. Çocuk sabırla kim kimdir anlattı, hatta o kadar kibardı ki ara da bize su almış. Bu arada maça gelen halk o kadar tatlıydı ki, kimi eşini almış gelmiş, kimi kızını almış, halk harikaydı. Gerçek Türk Halkı oradaydı. Ne Araplardan ne Suriyeli kimse yoktu. Tez zamanda bu göçmenlerden kurtulsak da kendi kendimize kalsak, ileriye gidebilsek ne güzel olurdu. Ah  ah...

Neyse fotoğrafta 1990 yılındaki Londra'daki yurt odamda asılı olan Fenerbahçe Posterimi paylaşmak istedim. 

Hepinize iyi geceler...

Tugba

12 Eylül 2023 Salı

Anilar I

 Gene bulaşık yıkarken daldım anılara...


Makina hala bozuk. İstanbul'da günde iki farklı iş yapabilirsen şanslısın, hem iş yapayım hem de servis çağırıp bekleyim dersen olmuyor. Bir daha ki sefere yapılacak. Her gün tam gaz  bulaşık yıkmaya devam. Demin etrafı toparladım, bi süpürdüm, sildim, son da mutfağı toparladım, her şey bitti, ben de bittim. Sevmem ben bu ev işlerini ama ayağıma hışırtı geldi mi süpürmeden edemem. 

Neyse bulaşıkları yıkarken gene eskilere daldım. Dün kadim dostlarımda birinin kızı İngiltere'ye okumaya gidiyormuş, beni aradılar, "eski memleketim Exeter'e nasıl gidilir" diye sordular. Tabii İngiltere ikinci memleketim olduğu için, otobüs numarasına kadar verdim. İşleri rahat, kaybolmadan yanılmadan varacaklar. Onlar mutlu ben mutlu...

Peki 33 sene önce ben nasıl Exeter'e gittim acaba? 

Üniversite'den önce rahmetli annem "dil okulana da gitsin, ana dili gibi olsun ingilizcesi" dediği için ilk olarak kuzenlerimden birinin eşinin 70'lerde gittiği okula gitmeme karar verildi. 

O zamanlar "British Counsil" var Beyoğlu'nda, oraya gidip katalogtan okulun telefonunu ve adresini öğrenmiştim. 90'ların yüce haberleşme aleti faks ile IBM Bilgisayarımda  mektup yazmış, okula faks çekip,  gene faks ile okul hakkında bilgi almıştık. Hatta okul, kataloğunu post aile İstanbul'a yollamıştı. 

Bir kaç faks yolladıktan sonra gene faks ile okula kabul ve fatura geldi. İş Bankası'ndan kambiyo servisinden yurt dışına para gönderildi. Babam bana yanımda bulunsun diye İş Bankası Gold Card kredi kartı aldı , annem de param kaybolmasın diye boynuma kese dikti. Herkesin para tutuşu farklı tabii ki..

Gitmeme bir kaç gün kalmışken benim hala Londra'dan Exeter'e geçiş yapmamın nasıl olacağına çözüm bulamamıştık. Kuzen "hava limanından Waterloo'ya gidecen, oradan trene binecen" dedi ama durum muallak. 

Londra'ya uçarken yanımda babamın Renault'dan arkadaşının oğlu da olacaktı, kız kardeşi bizi karşılayınca ona soracaktık. Annem gideceğim güne kadar, evde yemekler verdi, herkesi topladı, tam bir şölen halinde gidiş gününü bekledik. Bu arada beni Bağdat Caddesine dolaşmaya salmayan ailem, İngiltere'ye yalnız gönderme kararı almış olması da ayrı bir durumdu. 

O yıllarda, Fenerbahçe'de sokağın başına "Handan Parfümeri" vardı. Muzaffer Bey sahibi, şimdinin mini Gratis'i, o zaman parfümeri, oje, aseton vb. gibi şeyleri oradan alırdık.  2 gün önce İngiltere için eksiklerimi almaya ben de Handan'a gittim. 

"Nasılsın? İyi misin?" fasıllarından sonra hemen İngiltere'ye gideceğimden bahsettim. Muzaffer Bey beni tebrik etti ve yanında duran çocuğu göstererek "Bak Tuğba, bu da Exeter diye bir yerden yeni geldi" demez mi? Ben şok! İstanbul'da adam kalmadı, 2 gün önce Exeter'den gelen kişi ile karşılaşıyorum. 

Yüce Allah'ın sevgili kuluyum. Hemen hava limanından nasıl gideceğimi sordum. O zamanlar Levis 501 numaralı kot pantalon modası vardı. Çocukta bana 2. Terminalin altındaki otobüs terminaline gitmemi ve National Express 501 numaralı Exeter şehrine bilet alıp gidebileceğimi söyledi. 

Ben de 2 gün sonra babamın arkadaşının kardeşine uçaktan inince, "beni buraya götürün ve şu numaralı otobüse biletimi alın" dedim ve sağ salim Exeter'e vardım. 

Hayatta her şey bizim için ama bakmayı, şükretmeyi öğrenmek gerek. Yüce Allahım beni hiç yanıltmadı, en zor anlarımda hep bana bir çıkış yolunu gösterdi. çok şükür. 

Hepinize iyi akşamlar,

Tugba

8 Eylül 2023 Cuma

Cuma...

 Cuma geldi, of hafta sonu...


Tabii hafta sonu ile ilgili bir yazı yazmayacağım. Etrafımı gözlemlemeyi çok seviyorum, bugün de arabamı servise getirdim ve beklerken her Türk İnsanı gibi Starbucks'tayım. 

Hem kendi işimi yapıyorum hem de ister istemez etrafımdaki insanlar ilgimi çekti. 

Ben çok şükür Oğlumun ilk öğrenim hayatını tamamlamış bir veliyim. 

2 masa ileride iki veli oturmuş konuşuyorlar, daha doğrusu biri konuşuyor biri sadece kafa sallıyor. Konuşan hiç izin vermiyor. İlk olarak eğitimin felaket olduğundan bahsetti, sonra çocuğunu yurt dışına yollayacak ve burada iddiası olmayan bir veliden bahsetti ve "ben mecbur değilim senin yurt dışına gitmenle, benim çocuğum deneyecek bunu ama ben de yurt dışına göndereceğim" dedi!! Finalde pazartesi okulun ilk günü yorulmasın, yollamayacağım okula dedi. 

Şimdi kendinin avukat olduğunu bir başka veli arkadaşının evliliğinin 5 sene evvel bittiğini ve ekim ayında onları boşayacağını belirtti. Karşısındaki veli dehşetle dinlemeye devam ediyor. Ben yazmaktan sıkıldım, sonunda anemisi ve hipo tiroidinden bahsederken konuşmayan veli "benim gitmem gerek" dedi ve kalktı. 

Diğer tarafta da iki üniversite öğrencisi oturuyorlar. Okula gitmesek de olur zaten bi ben  gidiyorum diyerek başladı biri, diğeri sağlık problemim çok, doktor ilaç verdi ama alkol almayın dedi. Sonra ne alaka Kanye West'ten bahsedip birinin Gürcistan'da konseri olduğunu ve acaba Gürcistan'a vize var mı diye googla baktılar. 

Gene şiştim. 

Diyeceksiniz ki "Tuğba, bu kadar şeyi nasıl duydun?" 

Millet o kadar yüksek sesle konuşuyor ki duymamak imkansız. İster istemez duyuyor ve muhabbet çok kötü olduğu için sıkılıyorsunuz. 

Ben insanların bu kadar çok teknolojik imkana sahip olup, bunu bu kadar kötü yaşamalarına anlam veremiyorum. Her şeyin bir oluru var, çocuk okula gidecekse, okul onu eğitmeli, veli güdümlü eğitilmemeli, veli özel okula gönderiyor diye eğitimi, okulu satın almamalı, yetti artık bu muhabbet. 

Gençler, okulun kıymetini bilmeli, üniversiteden sonra bir daha hiç bir şey hayatlarında eskisi gibi olmayacak, bunun farkına vararak ellerinden geleni yapmalılar. Aileler, ne büyük fedakarlıklarla onları okutuyorlar ama tüketim dünyasında, onlara bu çok normal, aileler buna mecbur, ister okurum, ister okumam modundan çıkamıyorlar. 

Sanki içimi döktüm bu Türk Eğitim Sistemi ve gençler hakkında. Konuşulup yazılacak çok şey var ama sığmazzz, 70'li senelerde doğduğum için çok mutluyum. 90'lardan sonra doğanlarda kapitalizm etkileri çok feci. 

Herkese mutlu haftasonları dilerim. 

Tugba

5 Eylül 2023 Salı

Neveda Halam ve Eldivenleri

 Ne alaka akşam akşam diyeceksiniz?


3 ay önce Kuşadası'na gitmeden 2 gün önce 10 seneyi dolduran bulaşık makinem arıza yaptı. Servis çağırdım ama adam 5000.-TL deyince, "kalsın gelince bakarız" dedim. 

Bu arada 3 kere buraya gelip döndük ve her seferinde elimde yıkadım bulaşıkları ve gene her seferinde sağ işaret parmağım deterjandan alerji oldu.

Neyse bu sefer gelişimde daha parmağım iyileşmediği için bugün Migros'tan bulaşık eldiveni ve ele daha uygun bir deterjan aldım. 

Yemekten sonra eldivenleri geçirip yıkamaya başladım. İnsan yaş almaya başlayınca eskiler bir geliyor aklına... 

Eldiven deyince de Neveda Halam!

Neveda Halamın her işe göre ayrı eldivenleri vardı. O zamanlarda tabii kullan at eldivenler yok, Halam ellerine, ojelerine çok meraklı, hele elinde kokuya tahamülü yok. Banyo tuvalet ve en önemlisi mutfak eldivenleri...

Bulaşık için ayrı, köfte yoğurmak için ayrı. Ne alaka diyeceksiniz gene, biz ailecek pek et sevmeyiz ama köfte her evde yapıldığı gibi bizde de yapılırdı. Halam elleri kokmasın diye onun için de ayrı eldiven yapmıştı kendine, biz hayretler içinde O'nu izlerdik, annem hayatta eldiven kullanmazdı. Biz çok yabancıydık ve ben içten içten "eldivenim olsun ben de bulaşık yıkayım" isterdim, annem almazdı, "ne gerek var" derdi.  

Ayrıca Halam bulaşıkları kendi yıkamayı çok severdi. Bulaşık makinasına hiç rağbet etmedi. Son yaşlandığında da gene "mutfağım küçük deyip" tezgah üstü, hayatta hiç görmediğim bir makinada yıkardı. 

Şimdi bulaşıkları yıkarken O'nu andım. 

Neveda Halam da,  annem de "nur içinde uyusunlar". 

Biz de bıraktıkları o kadar çok anı var ki, yaş alınca insan o anıları hatırlayıp o günleri gözünün önünden geçirmeyi seviyor.

Herkese mutlu akşamlar...

Tugba

27 Ağustos 2023 Pazar

Yaz Diyeti 18-26/29

 Bence olmaya başladı... Tuttu bu iş...


Eveeetttt, bugün ayın 27'si ve ben Yaz Diyetime başlayalı 26 gün oldu. 

Sonuç:-4 Kilo....

Yuppiii....


Yazın ortasında aydınlanma ile başladım bu işe ve inanın çok zorlanıyorum. 5 kere tatlı, pasta ve dondurma yemek durumunda kaldım. Malum kutlu doğum haftası başlayınca, malum 4 kere doğum günümü kutladım, 1 kere de Yaseminlerim bizdeydi, bozdum ama gene de iyi atlattım, ilk 4 kilodan kurtuldum. 

Eğer bu işe başlamasaydım, kendimi toparlamasaydım, bu 4 kiloyu veremezdim , belki de 1 kilo daha alırdım.  Midemin biraz küçüldüğünü düşünüyorum, öyle eskisi gibi yiyemiyorum. Bu güzel bi durum, ayrıca yavaş yavaş yemek saatlerimi ve yemek çeşitlerimi ayarlamaya başladım. Migrenim olduğu için aralıklı oruçmuş, yok iki öğünmüş, onları yapamıyorum ama aç kalmayacak şekilde kendimi ayarlıyorum. Bundan da çok memnunum. 

Şimdi yeni hedefim 18 Ekim Frankfurt Kitap Fuarı...

O zamana kadar yeni bir zaman dilimi başlatıyorum kendime, zaten sonbahara da yavaş yavaş giriyoruz, bakalım ne kadar daha ilerleyeceğim? 

Bu hafta Ağustos Ayını çok sevmesem de dostlarım, bana harika doğum günleri düzenlediler, benim için elleri ile pastalar yaptılar, gene elleriyle hediyelikler yaptılar, hediyeler aldılar, o kadar mutlu oldum ki...

51 Yaş Mottom: Yola devam, çalışırsan, hem kazanır hem de rakiplerden sıyrılıp, yaşamaya devam edersin. Bu Kadar...

Ben de öyle yapmaya devam edip yaşamıma bakacağım. Dünya artık o kadar kötü ki, bunlar ile kendimi yormayı düşünmüyorum. Kötülükler için tek diyeceğim ne halleri varsa görsünler, benden uzak dursunlar yeter. 

Herkese mutlu pazarlar diliyorum. 

Tugba

17 Ağustos 2023 Perşembe

Yaz Diyeti 15-16-17/29

 Umut her zaman var olmalı...


3 gündür yazamadım, çok hızlı günler geçirdim, malum yaz sonu geliyor, insanlar işlerinin başına dönüyor ve talepler artıyor. Bir de son yaz gezmeleri araya girince yazmaya vakit kalmadı açıkçası.

Diyetimi pazar günü ve dün minik bir şekilde çiğnedim ama kalan yediklerim çok sağlıklı olduğu için fazla etkisi olmaz diye düşünüyorum. Yaz diyetinin bonusları oluyor. Hele haftaya doğum günüm var, kutlu doğum haftası dün itibarıyla başladı. Dikkat ede ede devam. Dediğim gibi artık bu yemek şeklini yaşamımın normali olarak devam ettirmek amacım. İlk hafta feci zordu, şimdi oturtmuşken vaz geçmek olmaz. Yola devam. 

Pazartesi akşamı Fazıl Say konserine gittik. "Anne Dünya" adlı turnesini ilk Kuşadası'ndan başlatmış. Ay pek bi memnun oldum açıkçası. 

11 Türk Kadın Şairin şiirlerini bestelemiş, Kendisine solist Serenat Bağcan, kontrabasta Volkan Hürsever, davulda Ferit Odman eşlik etti. Sunumları Yekta Kopan yaptı. 

Umuttu esas tema, umut kaybolmamalı insanın içinde, bu şiirlerde zorluklara karşı umut içeren şiirlerdi. İçimizi mutlu etti, hüzünlendirdi. Bir buçuk saat başka bir zamanda dinledik ve bitti. 

İyi ki gitmişiz, iyi ki çocuklarımızı da yanımızda götürmüşüz ki, haka dünyamızda bir ümit olduğunu veya olacağını, hayattan vaz geçmemelerini ve yaşamın harika bir şey olduğunu paylaştık. Onlar da gün sonu bize "harika anneler olduğumuzu söyleyip" bizi şımarttılar. Ay pek bi mutlu olduk.

Hepimize umutlu yarınlar diliyorum. 

Tugba 

12 Ağustos 2023 Cumartesi

Yaz Diyeti 12-13-14/29

 

Eskilerde yaşamaya devam etmenin 

dayanılmaz ağırlığı...


Evetttt, 3 gündür yazamadım ama bu demek değil ki diyeti bıraktım. Evde çalıştığım için işlerim çok yoğundu.

Suyum devamlı yanımda, bittikçe dolduruyorum, yemekler protein ve salata olarak dünyamda, hala çikolata istiyorum ve  sonunda, dün tartıldım. 

3 kilo vermişim. Aslında insan daha fazlasını istiyor ama kalıcı olması anlamında 3 kilo iyi...

 Yola devam, benimle bu işe devam edenler, lütfen bırakmayalım. 

Eskilerde yaşamaktan hiç hoşlanmıyorum. Zaten başımdan o kadar fazla olay geçti ki, artık onları beynimin bir köşesine hapsettim. Bazen gece rüyama giriyor, hala matbaada iş yetiştirmeye çalışırken buluyorum kendimi ama sadece rüyamda...Zaten bedelini ağır ödedim. 

Geleceğe bakmak gerek, içinde bulunduğumuz durum bu, şu anda, ben gelecek planları ile yoğunum, planlar planlar, bazıları gerçekleşir bazıları gerçekleşmez ama plan yapmak insanı hayata bağlıyor bence...

Hepinize iyi hafta sonları dilerim. 

Tugba

Ocak ayı, pek sevmem

Bugün 23 Ocak. Hayatıma yön veren, karakterimde izlerini taşıdığım iki insanın ölüm yıldönümü. Altı yıl önce Reşat Amca’yı, dört yıl önce ...